Nefes Alan Organizasyonlar

Beautiful nature at morning in the misty spring forest with sun rays

Seminerler, eğitimler, motivasyon toplantıları ve geziler, performans değerlendirmeleri, ödüller ve bonuslar. Teknoloji ile desteklenen üretim ve hizmet süreçleri… Değişen piyasa ve pazar koşulları, rakipler ve müşterilerin talepleri. Acımasız bir rekabet ortamı. Bölümler, departmanlar arası kopukluklar, iç müşteri sorunları, performans kayıpları, yetenekli ve kıdemli çalışanları kaybetmek… Çalışan memnuniyeti ve performans üzerine kurulu bir sistem. Suçu dışarı atmaya, çözümü de dışarıda aramaya şartlanmış bir yapı. Bitmek bilmeyen eğitim ve seminerlere boğulan çalışanlar… İlerlemenin sadece bir umuda dönüştüğü kısır döngü.

Son yılların en popüler yaklaşımlarından Öğrenen Organizasyonlar bu soruna karşı alternatif bir çözüm olarak geliştirildi. Şimdi geçmiş tecrübelerin, güncel sorunların ve bugünün gerekliliklerinin ışığında çıtayı bir kademe daha yükseltiyoruz. Öğrenen organizasyonlara alternatif Nefes Alan Organizasyonlar geliyor. Nedir Nefes Alan Organizasyonlar?

1)   Çözümü dışarda değil içerde ararlar.

Firma kültürü, çalışanların beklentileriyle örtüşür. Kişisel sorunların, gündelik meselelerin ortak hedefleri zedelemesine izin vermezler. Firma içinde dayanışma, dışında rekabet esastır. Grup daima bireyin önündedir. Firmanın vaatleri çalışanlar ve toplum için uyumlu, tutarlı bir bütünlük oluşturur. Para kazanmanın ötesinde sosyal ve toplumsal hedefler belirlenmiştir. Sistemde sorumluluk alan yetişkinler yetkindir.

2)   Kendilerine karşı eleştirilerdirler.

Her şeyin en iyisini bildiklerini iddia etmezler ama ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çabalarlar. Öğrenmeye açtırlar. Mütevazidirler ama kendilerinden emindirler. Eleştirinin zayıflık değil öğrenmek ve gelişmek için bir fırsat olduğunu bilirler. Grup içinde dayanışma yüksek olduğu için ekip birbirinin eksiğini tamamlamaya çalışır. Düzenli toplantılarla bilenler bilmeyenlere bildiklerini aktarırlar. Zayıf yanlar açıkça konuşulur, güçlenmenin yolları birlikte bulunur.

3)   İnsan makineden kıymetlidir.

Böyle bir firmanın kültüründe kurum insana önem ve değer verir. Bu sözde bir değer değildir. Yapıyı bireylerin oluşturduğunun bilince bir yönetim vardır. Sosyal ortamın ve bireysel ilişkilerin insanın doğasına ve temel ihtiyaçlarına uygun olmasına özen gösterilir. Dengeli bir sosyoteknik sistem oluşturulması teknoloji hayranlığından ve makine hakimiyetinden önce gelir.

4)   Sürekli değişime inanırlar.

Değişimin geçici, dönemsel bir aktivite olmadığını bir süreç olduğunu bilirler. Değişimi içselleştiren kurumlarsa değişimi süreç değil sürekli büyüme ve gelişme olarak algılarlar. Tıpkı hücrelerimizin her nefeste yenilenmesi gibi bir yapının canlılığının da ancak değişimin içselleştirilmiş bir kültüre dönüşmesiyle mümkün olacağını bilirler.

5)   Performans ve verimliliğin taleple artmayacağını bilirler.

Arzuların ve iyi niyetin her zaman sonuç almak için yeterli olmadığını hepimiz biliriz. Kurduğumuz sistemler her zaman istediğimiz sonuçları vermezler. Oluşturabildiklerimiz bilgimiz, tecrübemiz, kapasitemiz, enerjimiz, ön görülerimiz ve daha pek çok bileşen ile “dışarısının” dengesinde hayat bulur. Dışarısı ekonomik koşullar, pazar, tedarikçilerimiz ve 3. partiler dahil bize bağlı olan ve olmayan dış çevredir. İnsanı da kendi çevresinden bağımsız hayal etmemiz mümkün değildir. Firma içinde bireyi çevreleyen diğer kişiler, departman, bölüm ve birimler çevreyi oluşturur. Grup ve takım bilincinin oluşturulduğu durumlardaysa bu çevre “grubun” dışında yer alan diğer grup ve departmanlardır. Performans ve verimlilik ancak ritmi doğru atan bir organizasyonda elde edilir. Nefes Alan Organizasyon bunu gerektirir.

6)   Kurum verimliliğinin bir denge işi olduğunu ve süreklilik gerektirdiğini bilirler.

Tıpkı vücudumuzun sadece stabil düzeyini korumak için her gün on binlerce kez nefes alması gibi verimlilik ve organizasyonel canlılık da düzenli bir çalışmayı ve dengeyi gerektirir. İçerisi ve dışarısı daima birbiriyle ilişkili, bağlantılıdır. Kendi kendine yeten bir yapı bile mutlaka kendisi ve çevresi ile bir alış-veriş dengesi geliştirmiş olmalıdır.

Ekonomik sistemin insanı dışlayarak başarıya ulaşması mümkün değil.

Bu ancak bireylerin  marjinalize olması ve toplumdan dışlanmasıyla sonuçlanıyor. Günümüz dünyasının hızlı değişim dinamikleri, teknolojik gelişmeler ve yapay zekanın hayatımıza girmesi ile geriye döndürülemeyecek bir sürecin içine girdik. Taylor ile başlayan Bilimsel Yönetim’den bugüne kadar insanı sisteme katarak başarılı olmak yolunda pek çok adım atıldı. Danışmanlar, Psikologlar, Sosyal Bilimciler, Örgüt Psikologları, İnsan Kaynakları Uzmanları/Yöneticileri, Analistler ve Sistem Teorisyenleri verimlilik adına insanı hiçe sayan yapıların hem kendi varoluşlarını hem de insanı ve insanlık kültürünü yok etmeye programlı olduklarını defalarca dile getirdiler, getirmeye devam ediyorlar.

Her ne kadar aksine inanmaya çok istekli olsak da yapılan deney ve araştırmalar optimizasyon ve verimliliğin ikramiye ve bonuslarla değil insanlık kültürüne ve insanın binlerce yıllık mirasına uygun bir sosyal ortamla mümkün olabileceğini bize gösteriyor.

Nefes Alan Organizasyonlar yaşayan her organizmanın hücreleriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki ile var olduğunu bilir. Tıpkı bizler gibi yaşamın bir bütün olduğunu ve dengenin her nefeste yeniden ve yeniden kurulacağını özümsemiştir.