İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kaos mu yoksa Huzur mu?

Her gün binlerce karar veriyoruz. O kadar hızlı akıyor ki hayat, çoğu zaman seçimlere dönüşen süreci fark etmiyoruz bile. Bir seçim yapmamız gerektiğinde, durumu hızlıca değerlendirip, yaşadıklarımız, tecrübelerimiz doğrultusunda bir sonuca ulaşıyor beynimiz. Biz sadece ulaşılan sonucun sözcüsü oluyoruz. Karmaşa ne kadar artarsa, durum ne kadar kaotikse o kadar az hükmediyoruz düşüncelerimize. Kararı aklımızla muhakeme etmek yerine beynin mekanikliğinin sözcüsü oluyoruz çoğu zaman. Araba kullanmak, bisiklete binmek gibi öğrenilmiş ve otomatikleşmiş davranışlar için bu ani/hızlı karar mekanizmaları hayati önem taşıyor. Dar bir sokaktan geçerken arabayı sağa sola çarpmıyor olmamız beynimizin yaptığı küçük mühendislik hesapların bir sonucu elbet.

Şehrin ve günlük yaşantılarımızın zorunluluklarının yarattığı kaotik ortamda, sürekli “hafif” savaş halindeyiz. Bu, hayatta kalma içgüdülerimizle hareket etmemize sebep oluyor. Stres altında, yaşama iç güdülerimizle verdiğimiz kararlar bizi hayatta tutar ama kalitesi düşüktür. Yaşam kalitesi düşük bir ortamda verilen kararların da haliyle kalitesi düşük olacaktır. Günü kurtarmaya ve kendimizi bir sonraki ana taşımaya yarayan bu otomatik karar mekanizmaları aynı zamanda bizi manipülasyona daha açık bir hale getirir. Yaşanmışlıklarımızın ve muhakeme yeteneğimizin sonucunda verdiğimizi sandığımız bir karar aslında bize dayatılmış bir gerçekliğin kendi ağzımızdan sözcüklere dökülüşü olabilir. İllüzyonistlerin, mentalistlerin, politikacıların ve “iyi” reklamcıların sıkça başvurduğu teknikler beynimizin bu “hızlı” tarafıyla konuşur. Her verdiğimiz kararı enine boyuna muhakeme etseydik herhalde ağzımızdan tek bir sözcük bile çıkamazdı. Gündelik yaşantımızı sürdürmek ve hayatta kalmak için kullandığımız bu mekanizma yerleşik sistemlerde, ileriye yönelik bir kalite oluşturmaya kalktığımızda yetersiz kalacaktır.

Maslow’un hiyerarşisinden yola çıkarsak gündelik iş yaşantımız içerisinde saygınlık, itibar, kendini gerçekleştirme gibi üst gereksinimlerimizi karşılamaya çabalarken aslında güvenlik gereksinimlerimiz bizi sıkıştırıp duruyor. Kaygılarımızın çoğunluğu bir emir komuta zincirine ait olmaktan ve sahip olduğumuz statüyü ve onun getirdiklerini koruyup koruyamayacağımızı bilemememizden geliyor. Bunun bir taraftan motivasyonun kaynağı olduğu varsayılıyor, oysa bu hatalarımızın ve endişelerimizin de sebebi.

Bir sevgi sisteminde hiyerarşinin fonksiyonu içimizdeki potansiyeli keşfetmek, açığa çıkarmak ve o potansiyeli en üst seviyede kullanabilmemize olanak sağlamak iken, emir komuta içinde bir sıkışmışlık ve endişe hakimdir. Bu tür bir organizasyonda direnç oluşacak, kaynaklar organizasyonu oluşturanlar tarafından orantısız kullanılacak ve sisteme verilen zarar artacaktır.

İnsanların kendini ait hissetmediği bir çalışma ortamından verim beklenemez. Üretim modelleri temelde firmaların bir makina gibi algılanması esasından yola çıkarak şekillenmiştir. Üretim modelinin üründen çok değere dönüştüğü günümüz organizasyonlarında, insanı gözetmeyen ve insana değer vermeyen bir yapının kurumsallaşma süreçlerini tamamlaması ve orta vadede ayakta kalması mümkün değil. Uzun vadeli planların gerçekleştirilmesi ve insana yapılan yatırımın değere dönüşmesi ancak insanı önemseyen yapılarda mümkün olabiliyor. Personel değişim oranının fazlalığı ve direnç mekanizmaları firmaların ve örgütlerin sürekli hava kaçıran bir balona dönüşmesinin en önemli sebeplerinden sadece bir kaçı.

Sorularınız ve daha fazla bilgi için ke@karacaerdem.com