Kategori arşivi: Sistem

İnsanın temel ihtiyaçlarına uygun bir çalışma ortamı yaratabilmek uzun yıllardır farklı meslek kollarının ilgi alanına girmiştir. Analitik temelli grup çalışmaları, firmaların yönetimsel ve sistemsel sorunlarına, tıkanıklıklarına analitik temelli yaklaşımla çözüm arayan disiplinler, öncelikle insanın bir grup hayvanı olduğu bilinciyle yola çıkmışlardır. İnsanı, önce annesiyle kurduğu ilişki daha sonra da grup üzerinden normları öğrenmesi insanlık kültürünün bir parçası haline getirmiştir. Grubun arkaik düzlemde de ifade ettiği içselleştirilmiş semboller gelişim dinamiğinde etkin rol oynamaktadır. İnsanı bir gruba ait kılan temel özellikler; dünyaya geldiğimiz ilk yıllarda hayatta kalmamızı sağlayacak yaşam iç güdüsü, hayatta kalma dürtüsüile örtüştüğü için grup benliğimizde çok temel bir gereksinime cevap oluşturur niteliktedir. #grup #danismanlik #gelisim #dönüşüm #degisim #klan #psikoloji #insan #önceinsan

A post shared by KaracaMuratErdem (@karacamuraterdem) on

 

Tasarımın Dönüştürücü Gücü (Toplu 1/11-11/11)

DSC_3198

Tasarım günümüzde seri imalata dayalı üretim pratikleriyle sıradanlaşmaktadır. Zanaat ise teknik bir kapasiteye indirgenmektedir. Zanaatın yeniden üretilerek konumlandırılması için tasarım etkin bir araç olarak ön plana çıkmaktadır. Zanaat ise tasarımın özgün örneklerinin ortaya konulabilmesine olanak verecek üretim modelini sağlamaktadır. Geleneksel üretim teknikleriyle tasarımı buluşturarak zanaatı yeniden yorumlamak hem tasarımı hem de zanaatı dönüştürerek alanı yeniden üretebilecek potansiyele sahiptir. Tasarım disiplinlerine, yönetim ve üretim modellerine bağlı kalırken değişimi nasıl yönetebileceğimizi ve hedefimizi neye göre belirleyeceğimizi anlamamız gerekmektedir. Burada bize yol gösterebilecek dört temel unsur durum tespiti, hedef oluşturma, alternatifleri denemek, revize etmek ve değişimi yönetmek olacaktır. Kalıcılığın yöntemlerini araştırırken farklı disiplinlerin bir arada hareket edebilmesiyle artık çok disiplinli yaklaşımlardan sadece tasarım, mimari, teknoloji, mühendislik gibi farklı mesleklerin birlikteliğini kastetmiyoruz. Artık sosyoloji-tasarım, psikoloji-tasarım ilişkilerinden de bahsetmemiz mümkün görünmektedir. Öyleyse ulaşmak istediğimiz hedefler doğrultusunda insanı ön plana alarak yaratıcılığı besleyen kalıcı bir sistem oluştururken değişimi nasıl yönetmeliyiz? Toplumsal dönüşümü gerçekleştirerek tasarım düşünüşünün metodolojisinden faydalanarak değişimi içselleştirmemiz ve bu yolla yeni bir model oluşturmamız mümkün müdür?

GİRİŞ

Türkiye’de düşük gelirli el sanatçılarına sürdürülebilir gelir sağlayacak projeler geliştirmeyi hedefleyen çalışmalarımız altında yürütülen iki güncel proje bulunmaktadır. Bu projelerden biri göçmenlerle diğeriyse madenci eşleriyle sürdürülmektedir. Yürüttüğümüz projelerde temel hedefimiz grupları önce otonom, daha sonra bağımsız hale getirerek sürdürülebilirliği sağlamak ve yeni gruplar açarak veya mevcut grupların faydalanıcılarını arttırarak çalışmaların etki alanını genişletmektir. Yeni bir grup ile yapılacak çalışmalar, sivil inisiyatifin müdahalesini gerektiren bir durumun ortaya çıkması ile başlamaktadır. Bizi harekete geçiren meseleler acil destek gerektiren göç, maden faciası gibi vahim olaylar ve/veya toplumsal ihtiyaçlara bağlı olarak doğan Anadolu el sanatçılarının eğitiminin üstlenilmesi, girişimciliğin desteklenmesi, kadın erkek eşitliği vb. konulardır. Yürütülen projeler, erkeklere kapalı olmamakla birlikte kadınlara odaklanmıştır. Mevcut projelerimizde faydalanıcı olarak projede yer alan erkek katılımcı bulunmamaktadır. Her grubun travmaları, ihtiyaçları, becerileri, beklentileri ve içinde bulunduğu durum birbirinden farklıdır. Projelerde izlenilen yol benzerlikler taşısa da grupların kendine has özelliklerini daima göz önünde bulundurmak, grubun bağımsızlığa kavuşması açısından önemli bir rol üstlenmektedir.

Yeni bir grupla çalışmaya başladığımızda öncelikle daha önce yaptığımız işleri ve proje ile ulaşmak istediğimiz hedefi ortaya koymamız gerekmektedir. İkinci aşamada ise projeye katılmak isteyen kişilerin talepleri toplanır. Basit bir anket hazırlayarak katılımcıların eğitim alanları ve mevcut el becerileri ve/veya iş yetkinlikleri ile ilgili detaylı bilgi alınır. Öne çıkan beceriler doğrultusunda düzenlenen atölyelerde konunun uzmanları tarafından yürütülen çalışmalarla hem grup bilinci geliştirilmesi hem de mevcut becerilerin geliştirilerek üretkenliğin üretime dönüşmesi sağlanmaktadır. Grupların üretimi tekstil ağırlıklı kişisel kullanım ürünleri, aksesuar ve takılardan oluşmaktadır. Ancak hem farklı malzeme ve tekniklerin kullanılması hem de farklı alanlarda uzman diğer eğiticilerle çalışılması mümkündür. Bunun yanı sıra arıcılık, peynir yapımı vb. alanlarda yapılacak üretimler de çalışmalarımızın kapsamı içinde yer almaktadır.

Çalışmalar yürütülürken çalışılan grup bağımsız bir girişim, proje ekibi ise bağımsız danışmanlar olarak değerlendirilmiştir. Gruplara verilen destekler bir danışman ekibinin verdiğinden fazla olsa da grubun bağımsızlığının kazandırılması açısından kategorik bir ayrımın olması gereklidir. Verilen destekler, söz konusu iş için gerekli tüm ekipmanı, malzemeyi, eğitim süreçlerini ve bir miktar maddi desteği de kapsamaktadır. Yapılan projelerde kadınların elde ettiği gelir üzerinden hiçbir kesinti yapılmamaktadır. Gruplar üretim yapabilir hale geldikleri andan itibaren kooperatifleşerek kendilerini yönetmeye başlamaktadırlar. Her grup iç dinamiklerini belirlemekte ve kendine özgü bir iş bölümü, örgütlenme ve gelir dağılımı sistemi oluşturmakta özgürdür. Ekip bu aşamalarda da gruplara destek vererek mevcut sistemin zarar görmesini engellemektedir. Üretime dönüşen her çalışma, markalaşma süreçlerini destekleyecek şekilde ekip tarafından ele alınır. Gruplara hukuki ve teknik konuların yanı sıra pazarlama, tanıtım, markalaşma gibi alanlarda da destek verilmektedir. Süreç içerisinde ihtiyaçlara bağlı olarak işletme yönetimi, girişimcilik, liderlik, iletişim, çatışma çözümü, pazarlama vb. alanlarda eğitimler de verilmektedir.

Tasarım ve Sürdürülebilirlik

Tasarım bir soruna çözüm üretirken soruna teknik derinliğe estetik bir boyut katarak cevap verebilmeli.” (Lawson, 2005, s. 12-13)

İster mühendislerin katıldığı bir yaratım süreci, ister basit bir ürün tasarımı olsun, tasarımın mutlaka insanı ve insani tarafı hesaba katan bir yaklaşımı olması gerekmektedir. Sadece teknik ile yola çıkarak doğaya ve insana uygun bir ürün veya süreç yaratmak mümkün değildir. Bir üretim veya organizasyon sistemi oluşturulurken de, ortaya bir ürün çıkarırken de odağın her zaman insanolması gerekmektedir. Tasarım düşünüşüolarak teorileşen süreçlere nihai ürün veya çözümü de katarak bütüne odaklanıldığında, tasarımcı, ihtiyacın doğduğu andan itibaren, bazen ihtiyacı da tespit eden kişi olarak, tüm süreci yöneten ve daha önce olmayan bir ürüne, hizmete, servise, sisteme, modele yer açan kişi olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle tasarımcı vizyonerdir.

“Tasarımın amacı, ancak ‘ne şekilde’ hizmet etmeye yöneldiği ile ölçülebilir. Tasarım sizi semboller üzerinden anılarınızla bağlantıya geçirir, dekoratif sanatların estetik tecrübesini fonksiyon içeren ürünlere aktarır, bilgiyle yalınlık ve düzen üzerinden ilişki kurar, bir işlevi olan sistemler ve araçlar oluşturmanıza yardımcı olur. Bu özelliklerin hiçbiri bir diğerinden daha üstün değildir. Aslında tüm iyi tasarımlar ekonomiktir, tasarımla mesajı doğru bir şekilde buluşturur, estetik açıdan tatmin edicidir ve mutlaka bilgiyi tecrübe, ürünü ise araç olarak kolaylaştıran değerli bir hizmet sunar. Tasarım, kullanıcının öncesine göre daha iyi bir deneyim yaşamasını sağlar.” (Macnab, 2012, s. 42)

Tasarımın yaratıcılıkla örtüşmesi ve bu bağlamda estetik kaygıların da sürece dahil edilmesi şaşırtıcı değildir; psikanalitik yaklaşım da estetiğin insanın ayrılmaz bir parçası olduğunu önermektedir. Freud’dan başlayarak psikanalitik teoride estetiğe özel bir yer ayrılması, varlığımıza önemli bir etkisi olan bu fenomeni net bir şekilde açıklamaya yetmese de, Winnicott, Bion’un “taşıyabilme” konseptinden de etkilenerek bebeğin kendi olma tecrübesinin bir aşamasında estetik tecrübenin ortaya çıktığını belirtmektedir. Bebek hiç olmaktan bütün olmaya doğru ilerlerken, bu yolculukta ona eşlik eden annesidir. Doğumdan sonraki süreçte annenin bebekle kurduğu ilişki bebeğin ruhsal alanına dolarak onu dönüştürmeye başlamaktadır. Winnicott, estetik tecrübenin erken bebeklik döneminde, (bebeğin annesiyle bağ kurma kapasitesi annenin özverisiyle geliştikten sonra), ortaya çıkan bir fenomen olduğunu ve bebeğin meme emerken gördüğü omuz ve yüzün ilk estetik tecrübe olarak benliğimize kazındığını belirtmiştir.  (Hagman, 2005).

Sürdürülebilirlik konsepti altında yenilenebilir enerji fikri vardır. Daha sonra farklı anlamlarda kullanılmaya başlanmış ve özellikle ekonomik model olarak konumlandırılmış olsa da temelde sürdürülebilirlik, doğal kaynakların verimli kullanımı ve alınan kadarın yerine konulabilmesi veya doğanın yerine koyabildiği kadarının tüketilmesi olarak özetlenebilir. (Portney, 2003)

Bu anlayış sınırlı kaynaklarla yaşadığımız bilincinden doğmuştur.

Doğa mevcut kaynaklardan hali hazırda kullanılabilir olanlarla çalışır. Her zaman en etkili şekilde ve gerekeni gerektiği kadar kullanarak ihtiyacı karşılar. Doğanın çalışma prensibinde adil bir değişim, dönüşüm vardır. Enerji hiçbir zaman gereksiz yere tüketilmez ve kaybolmaz, yeniden düzenlenir. Kaynakların tükenmesi halindeyse gelişme olmaz. Doğa bu ritme saygı duyarak kendini yeniden üreten ve tanımlayan basit ama keskin kuralları olan bir sistemdir.(Macnab, 2012, s. 38)

Tasarım süreci, kontrol edilebilen ve edilemeyen unsurlardan oluşmaktadır. Tasarım düşünüşü, tasarımın başlangıçtan hedefe doğru ilerleyen sürecini, tasarımcıların bir yol haritası olarak kullanabilmelerine olanak sağlamak için teorileştirilmiştir. Bu süreçlerin ana başlıkları formüle etmek, harekete geçmek, temsil etmek, değerlendirmek ve yansıtmaktır. (Lawson, 2005)

Tasarım süreci bir farkındalıkla başlar. Günümüzde tasarım yaklaşımı farklı alanlarda da uygulanmaya başlanmıştır. Ancak tasarımı mekanik bir süreç olarak görürsek ve sezgiselliği bir kenara bırakırsak o zaman çok önemli bir değeri gözden kaçırmış oluruz.

Yaratıcılık, var olmayan bir ürünü ortaya koymaktır. Ancak sezgisellik yaratıcılığın doğuşunu sağlayacak uygun koşulları oluşturur. Bir kişinin kendi bütünlüğünü oluşturarak bunu ortaya koyabilmesi teknik beceriler ve yetenekle sezgiselliğin buluştuğu noktada yaratıcılığın akmasıyla mümkündür.(Macnab, 2012, s. 10)

Bizler, bütün olarak parçalarımızın toplamından daha fazlasını ifade ediyor ve gerçekleştirebiliyoruz. Tek başımıza gerçekleştirmekte zorlandığımız hedeflere örgütlü bir birliktelik içinde kolaylıkla ulaşabiliyor, imkansız diyebileceğimiz işleri başarıyoruz. Sistem tasarımları ve yönetim biçimleri üzerine geliştirilen yaklaşımlarda tarihsel olarak insan örgüsü geri plana atılmış ve Taylorizmden günümüze kadar genel eğilim insanı içeren sistemleri de mekanik bir kurgu içinde ele almak yönünde olmuştur.

“Kant doğadaki sistemleri incelerken döngünün içinde saklı olanı açığa çıkarmaya odaklı olduğunu yazmıştır. Belli bir hedefi olmaksızın içinde saklı olanı açığa çıkararak bir bütünü, ulaşılacak bütünü hedef olarak belirlemeksizin, oluşturduğundan bahseder. Ancak Kant’ın bunun insanı içeren durumlarda farklı olabileceğini belirtmesine ve insanı içeren durumları kapsayan farklı bir yaklaşımı savunmasına karşın yönetim sistemleri bütünün parçaların toplamından fazlası olduğu yaklaşımına sırtını dönmüştür.(Stacey, 2007, s. 23-42)”

Her şeyin teori haline getirilip, en küçük birime bölünerek kılavuzlara uyacak şekilde tanımlanması ve yeterliliklerin en küçük birime uygun şekilde yeniden yapılandırılması, sezgiselliği ve inisiyatifi olumsuz etkilemiştir. Böyle bir ortamda bireyin kendini gerçekleştirmesinden ve yaratıcılıktan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Tarihte pek çok kolektif hareket, insanların sahiplenmesi sayesinde gerçekleşebilmiştir. Önemli buluşlara imza atan kişiler ancak kendi benliklerini de işin içine katarak üretebildiklerinde sonuç alabilmişlerdir.

İnsanı içeren sistemlere yönetim teorilerinin ve termodinamik yasasının cevap verememesi açık sistemler fikrini doğurmuştur. Termodinamik kanunun yasaları gereği sistemler dengeye ulaşmak eğilimindedir. Denge kurulduğunda ise üretim sona erer. Oysa açık sistemler dengeyi sağlayabildiğinde üretim başlamıştır. (De Board, 2006)

Denge halinin korunması ise sürekli üretim ve verimliliğin devamı anlamına gelmektedir. Açık sistemlerin en önemli özelliği içeri ve dışarısı arasında bir alış-veriş olmasıdır. Birim kendi çevresiyle birlikte ele alınır. Hiçbir organizasyon çevresinden bağımsız değildir. Bu anlamda açık sistem yaklaşımı daha bütünsel ve ilişkisel bir önerme sunar. Bir taraftan da pek tabi bütünü oluşturan her bir birim, her bir parça birbiriyle ilişki halindedir. Belli bir hedefe doğru ilerlerken, bir görevi gerçekleştirmeye çalışırken bütün olarak hareket eden, gerçekle ilişkisini koruyan ve çevresiyle de alışveriş halinde olan bir ünite canlıdır. Tanımlarla, kurallarla ve kılavuzlarla kaybettiğimiz, bu canlılıktır. Canlı sistemler oluşturabilmek ve bu sistemleri sürdürebilmek için öncelikle yaşayan sistemler kurmaya yönelmek gerekmektedir. Bunun için bütünün parçalardan büyük olduğunu gözden kaçırmadan her bir parçanın birbiriyle ilişki içinde olduğunu anlamak, son derece önemlidir. Bu bağlamda tasarımcı, nihai olarak bu sistemi gören, bu bilinçle üreten, gerektiğinde bu ilişkiler ağını ve zincirini yöneten kişidir.

Tasarım ve Zanaat İlişkisi

Atölyeye ilk kez ayak bastığımda 11 yaşındaydım. Kapalıçarşı turistik bir yer değildi. Üreticiler son derece kapalı ve mesafeliydi. Sanki gizli bir teşkilata bağlıymışçasına ritüellerine ve sırlarına tutkunlardı. Büyüleyici, bir o kadar da korkutucuydu. Usta çırak ilişkisi üzerinden ilerleyen bir sistem oluşturulmuştu. Esnafların ve atölyelerin ilişkileri, tamamen güvene dayalıydı. Hiçbir yazılı kural olmamasına karşın son derece ağır yasalarla yönetilen, sözlü hukuka dayalı bir teşkilattı. Zanaatı, belirli bir ustalık gerektiren ve alet kullanımına dayanan beceriler bütünüyle üretim yapmak şeklinde tanımlayabilirim. Bu anlamda belli bir dönemin üretim biçiminin zanaat olduğu varsayımında bulunmak yanlış olmayacaktır.

Sanayii devrimiyle birlikte değişen üretim modeli, zanaatkarların da konumunun farklı bir yere kaymasına sebep olmuştur. Bugün zanaatkarlar tüm üretimlerini baştan sona el becerilerini kullanarak yapmasalar da uzmanlıkları nedeniyle zanaatkar sayılmaktadırlar. Günümüzde metal döküm atölyelerinde üretimin bazı aşamaları artık makinalar, yazıcılar ve robotlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Buna rağmen çeşitli işlerde yazıcılar, çeşitli işlerdeyse ustalar daha başarılılar. Bu ayrımı yaparak üretimi doğru yönlendirmek bile bir tecrübe ve ustalık gerektirmektedir.

Benim çocukluğumda henüz tasarım kavramı Türkiye’de tam anlamıyla oturmamıştı. Aslında hala oluşum aşamasında olduğu da söylenebilir. O yıllarda yaratıcılık ve üretimin iç içe geçmiş iki kavram olduğunu, üreticilerin daima kendilerini yaratıcı bulduklarını söyleyebilirim. Sonraki yıllarda karşıma çıkan usta-tasarımcı polemiklerinin belki de pek çoğu, Türkiye’de zanaatkarların, tasarımcılardan daha eski bir tarihe sahip olmasından kaynaklanıyordur. 1980’li ve 1990’lı yıllar Türkiye’de hala çeşitli meslek kollarının duayenler tarafından kurulduğu, ilk ve öncü sayılacak kişilerin çeşitli meslekleri Türkiye’de ilk kez temsil ettiği yıllardı. Net bir şekilde hatırladığım, mesleklerin isminin konulmadığı zamanlarda herkesin yaptığı işi mütevazilik içinde gerçekleştirdiğidir. Odak nihai olarak üründedir. Günün sonunda işi masanın üzerine koyan, hayali gerçeğe çevirebilen güçlüdür. Hakikat elle tutulup gözle görülendir ve sistem kurucu bunu gerçekleştirebilen ustadır. Çarşıda usta zanaatkardır. Zanaatkar, yaptığı işte ustalaşarak bunu sanatı haline getirmiş kişidir. Kapalıçarşı’da üretim ustadan çırağa doğru inerken ustalık bir miktar azalır. Hiçbir usta çırağına asıl sırrını tam olarak vermez. Bu gizli hüneri her nesil kendisi tekrar üretmek zorundadır. Bu bir taraftan herkesin kendi yoğurt yiyişini bulmasına olanak sağlasa da en azından belli bir süre için ustalaşan çırağın, ustası kadar iyi üretememesine sebep olur.

Kapalıçarşı aynı zamanda dehlizleriyle meşhurdur. Bir atölyeyi koyduğunuz yerde bulamayacağınız kadar karışıktır. Kimsenin bilmediği kapılarıyla barınanları da dahil herkes için hep yenidir. Türkiye’de zanaatı yönlendiren unsurlardan biri üretimin makinalarla beslenmesi, bir diğeri ise 90’lı yılların sonunda, internetle birlikte üreticilerin adreslerinin nihai kullanıcıya açılmasıdır. İnternet öncesi dönemde atölyeler sadece birbiriyle ilişki içine girerken, herkes kendi müşterisinin peşinde koşarken internet sonrası dönemde hem kurumsal müşteriler hem de son kullanıcılar atölyeleri keşfetmeye başlamıştır ve bu sayede müşterilerin atölyelere ulaşması kolaylaşmıştır. Ardından gelen küçük ölçekli tasarım markaları furyası ile çarşı, farklı bir alanda daha geniş bir kesime hizmet vermeye başlamıştır.

Kapalıçarşı’nın üretim modelinde tek bir ürünü baştan sona bir atölyede üretmek yoktur. Her atölyenin bir uzmanlığı vardır. Kalan işler o işin uzmanı olan diğer atölyelerde tamamlanır. Örneğin bir yüzük, dökümcü tarafından dökülür ama modeli, polisajı, kaplaması farklı atölyelerde yapılır. Kapalıçarşı’da tasarım diye bir kavram yoktur. Ürün vardır. Ürünü kim ürettiyse ürün onun ürünüdür.

Tasarım kavramı, Türk zanaatkarları için hala yeni bir kavramdır. Bir üretici tasarımın yarattığı değeri ancak satışla, pastadan aldığı payda gördüğü artışla kabullenir. Herkesin kendi markasını yaratıp, dünyaya açılmak istediği bir dönemde tasarım ve zanaat nasıl buluşur? Neredeyse son beş yıla damgasını vuran bu soruya doğru bir cevap bulabilmek için öncelikle konuya dünya ölçeğinde yaklaşmamız gerekmektedir.

El sanatları, gelişmekte olan ülkelerin en büyük ikinci gelir kaynağıdır. Perakende sektörü için yapılan üretimin %60’ı düzenli sayılabilecek fabrikaların dışında yapılmaktadır. Çalışan kadınların çoğu bu sektörde iş bulmaktadır ve pastanın 2017 yılı için toplam rakamı 34 milyar dolardır. (http://www.ilo.org)

Günümüzde zanaat ile ilişki içinde çalışan tasarımcılar dört yol izlemektedirler. Bunlardan ilki tasarımlarını bir atölye ile iş birliği kurarak hayata geçirmektir. İkincisi bir marka için tasarım yaparak üretimi/üreticiyi yönlendirmektir. Üçüncüsü bir markanın tasarım ekibinde yer almak ve dördüncüsü kendi atölyesini kurarak tasarımlarını hayata geçirmektir. Buna karşın zanaatkarlar ise genel olarak mağaza açarak, markalaşarak, tasarımcılarla iş birliği içinde üretim yaparak ve bir marka için üretim yaparak üretici pozisyonlarını korumaktadırlar.

Büyük perakendecilere baktığımızda ise biraz daha farklı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Sistemi yönlendiren aslında ekonomik gücü ve satış potansiyelini elinde tutan büyük perakendecilerdir. Zanaatkarların ve küçük ölçekli tasarımcıların bu aktörler karşısında uzun vadede dayanma ihtimali oldukça düşüktür. Büyük perakendeciler, zanaatkarlarla sosyal sorumluluk projeleri kapsamında ve kapasite geliştirmek üzere çalışmaktadırlar. Bu tür markaların genellikle kendi tasarım ekipleri bulunmaktadır. Özellikle ev tekstili ve giyim sektörlerinde faaliyet gösteren bu tür markalar, çeşitli atölyeleri kendileri için üretim yapabilecek kapasiteye ulaştırmak için çabalamaktadır. Perakendeciler için küçük atölyelerle çalışmak üç sebeple avantajlıdır. Öncelikle daha az adette üretim yapabilmeleri yeni bir ürünü piyasa sürerken avantaj sağlamaktadır. İkinci olarak organik furyası ile birlikte el emeği ürünlere duyulan ilgide artış olmaya başlamış ve bu ürünler daha yüksek fiyata satılmaya başlanmıştır. Son olarak iş birliği geliştirilen atölyeler, markalar tarafından sosyal sorumluluk projesi olarak görülmekte ve bu şekilde desteklenmektedirler. Bu durum hem atölyeye hem de markaya çeşitli avantajlar sağlamaktadır. Bu yaklaşımın dışında büyük bir alıcı için üretim yapmaya kalktığınızda marka tarafından belirlenmiş pek çok yönetmeliğe uyabilecek bir tesise sahip olmanız gerekmektedir.

Ben geldiğimiz noktada zanaatın kendini yeniden üretmesi gerektiğine inanıyorum. Bu alanda son yıllarda üniversitelerin de içinde yer aldığı pek çok proje yapılmıştır. Ayrıca zanaat konusu, sanatçılar tarafından da zaman zaman ele alınmıştır. Dünyadaki genel yaklaşımın, zanaatkarları üretim tesisineindirgemek yönünde geliştiği görülmektedir. Bu bakışta nihai üründen çok teknik ön plana çıkmış ve dünyada ayakta kalmayı başaran el emeğine dayalı üretim yapan mevcut atölyelerden çıkan ürünler iyi ihtimalle “otantik” olduğu için satılmaya başlanmıştır. Zanaat üretime indirgenmiş olsa da sivil toplum örgütleri sayesinde bu yaklaşım olumlu bir biçime dönüşmüştür; kadın emeğini güçlendirme, fakirlikle mücadele, girişimciliği destekleme vb. alanlara odaklanmış sivil toplum aktörleri, üretimi hem bir araç hem de bir hedef olarak görerek toplumsal dönüşüme katkı sağlamaya çalışmaktadırlar.

Bu bağlamda zanaatın dönüşümü, ustalık gerektiren bir alanda beceri ve yeteneklerini mümkün olduğunca geliştirmiş bir grubun, makinalarla desteklenmiş bir tesisi, her girişimcinin bilmek zorunda olduğu kurallara ve iş dünyasına bağlı kalarak işletmesi ve ürünlerini tasarımla farklılaştırması ile mümkündür. Ancak gelişen üretim yöntemleri ve yapay zekanın hayatımıza girmesiyle birlikte, zanaatın dört yönde gelişeceği ve gelecekte bugün bildiğimiz atölyelerin çok azının varlığını sürdürebileceğini söyleyebiliriz. Atölyelerin küçük bir kısmının markalaşacağını, tasarımcılarla farklılaşarak ortaklıklar kuracağını veya tasarımcıların markalarına hizmet eder hale geleceğini, yine küçük bir kısmının büyük markalar tarafından satın alınarak markaya bağlı çalışacağını ve büyük bir kısmını yardım sektörü diye adlandırdığımız alanda büyük perakendeciler, kurumsal firmalar ve büyük sivil toplumları tarafından projelendirileceğini öngörebiliriz.

Tasarımcı ve zanaatkarın birlikte hareket edebilmesi için özveri gerekmektedir. Sektörün kendini yeniden yapılandırması ve sadece bir üretimhane olmanın ötesine geçmesi, bugünün koşullarında ancak geleneksel üretim tekniklerine farklı bir yorum getirmesiyle mümkündür. Bunu tasarımcı yapabilir. Bu da ancak tasarımcı, zanaatkarın ustalığına saygı duyarsa mümkündür. Moda karşıtlığı ile kendilerine kimlik edinmiş markaların izlediği modelde olduğu gibi bugün de tasarımın, seri imalatla mahkum edildiği tekdüzeliği, zanaatı dönüştürerek kırması mümkün görünmektedir. Bu hem tasarımın geçici-kalıcı ilişkisini yeniden tanımlayacak hem de dünya çapında hala potansiyelini gerçekleştirmemiş zanaatkarları sisteme kazandıracaktır. Günümüzde hiçbir girişim sürdürülebilir bir gelir modeli olmadan ayakta kalamaz. Zanaatın özellikle küçük üreticiler, dezavantajlı bölgeler ve gruplar için önemli bir gelir kaynağı olduğu bilinmektedir. Küçük üreticilerin yaşatılması bölgesel kalkınma için önemli olduğu kadar toplumsal dönüşüm için de kıymetli bir anahtardır. Son yıllarda uluslararası tasarım fuarlarının içinde el sanatları için ayrı bir bölüm açılması eş zamanlı olarak el sanatlarıyla ilgili fuarların içinde tasarım bölümlerinin açılması tesadüf değildir.

Tasarım bir taraftan kalıcı olmanın yöntemlerini araştırırken bir taraftan da günlük pratikte seri üretime dayılı tüketim ekonomisinin yarattığı koşullara adapte olarak geçici, uçucubir kimlik kazanmıştır. Üretim modeli ve tasarım arasında yoğun bir ilişki olduğu, her ikisinin de etkileşim sonucu bir diğerini geliştirme potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Kalıcılığın yöntemlerini araştırırken farklı disiplinlerin bir arada hareket edebilmesiyle artık çok disiplinli yaklaşımlardan sadece tasarım, mimari, teknoloji, mühendislik gibi farklı mesleklerin birlikteliği değil, sosyoloji-tasarım, psikoloji-tasarım ilişkileri de kastedilmektedir. Bu durumda toplumsal dönüşüm, entegrasyon gibi alanlarda tasarımın katkısını tartışmak, bir yaklaşımı, bir öğrenme biçimini tasarım üzerinden ihtiyaç duyan bir gruba aktarmak mümkün olabilir.

Grup Dinamikleri

Yaptığımız çalışmalarda özellikle göçmenlerle yaşadığımız tecrübeler bize yolda olmanınfarklı biçimlerini göstermektedir. Yerleşmeye hazır olmayan, yerleşmek istemeyen veya zaten bir yerden bir yere giden insanların yaşamlarına dokunabilmek, onlarda bir dönüşümü başlatacak fitili ateşlemek ne kadar ve nasıl mümkün olabilir? Yeni bir grupla çalışmaya başladığımızda bir taraftan grubu tanımaya ve anlamaya, bir taraftan potansiyellerini gerçekleştirmeleri için bir yol haritası oluşturmaya, bir taraftan da kendi dinamiklerini oluşturmaları için onları kendi hallerine bırakmaya özen göstermek gerekmektedir. Bu tanımlı özgürlük alanı grubun çok önemli bir özelliğinin aktive olmasına vesile olmaktadır. Grup kendi iç dinamiklerini oluştururken kendi kanunlarını yazar; her grubun iç hukuku birbirinden farklıdır. Grup tüm üyeleri için hem ortak bir hedefe hizmet ettiği çalışma arkadaşlarını hem de derdini tasasını anlattığı, kendini yeniden tanımladığı bir ortamı ifade eder. Çeşitli tanımlarla kuralları dayatmak yerine her grubun iç sistemini oluşturmasının ve bu yöntemle kendine bir yol çizmesinin, hedefler oluşturmasının daha iyi sonuç verdiği gözlemlenmektedir. Bu süreçte danışman kimliğiyle grupları ihtiyaç duydukları noktada destekleyerek yönlendirmek gerekmektedir.

Analitik temelli grup terapilerinde yapılan çalışmalar takımların da kendileri tarafından geliştirilen çözümleri çok daha fazla benimsediklerini göstermektedir. Aslında grup, üyeleri için yeni bir tecrübe ortamı sunmaktadır. Kadınlar için çıkış noktası aile bütçesine katkı sağlamak iken geliştirdikleri sosyal ilişkiler onları birbirlerine bağlamaktadır; atölyede sürdürülebilir bir sistem oluşmasını sağlayan en büyük etken de grup içerisinde oluşan bağ ve birlik olma hissidir. Herkes hem birey olarak hem de grubun bir parçası olarak varlığını sürdürürken, benzer bir acıyı yaşamış olmanın da etkisiyle birbirlerinin yarasını saran bir ortam oluşturmayı çoğu zaman başarıyorlar. Bu yönüyle, yapılan projeler belki de hedef değil süreç odaklı olarak konumlandırılabilir. Bir atölye çalışması ile başlayan üretim süreci, grubun kendi oluşturduğu dinamikler ve sağlanan destekle farklı bir form almaktadır. Sonunda kalıcı bir dinamik oluştuğunda ekonomik olarak da sürdürülebilir bir sistem gelişmişse, bu amacımızı gerçekleştirebildiğimiz anlamına gelir. Ancak burada hedef, sistemin akıcılığı sonucunda kendiliğinden oluşan bir verimlilik ve işlerlik hali olarak karşımıza çıkmalıdır. Her şeyi tanımlayarak kontrol edebileceğimiz inancı daha yaygın olsa da kendi doğallığı içinde var olabilen bir sistem, yaratıcılığa çok daha açıktır. İnsanların kendilerini gerçekleştirebildikleri, kendiolabildikleri bir sistemde aidiyet ve verim, kurulan ilişkiler ve ortamın özellikleri sebebiyle artmaktadır. Yaratıcılığı körükleyecek özelliklere sahip bir ortamı kılavuzlarla yaratmaya çalışmak yapay bir zeminin oluşmasına sebep olarak hakikiliği bozmaktadır. Bu hakikilik bozulduğunda ise insanların kurallara ve ritüellere uyan, farklılıklarını göstermekten kaçınan bir tutum içinde olduklarını, bir taraftan da rekabetin ön plana çıktığını gözlemlenmiştir. Her ne kadar günümüz ekonomik sisteminde ağırlıklı olarak önemsenen tutum rekabet üzerine kurulu olsa da bunun sürdürülebilir bir sistem oluşturmak konusunda yetersiz kaldığını, günümüz dünyasında hep birlikte tecrübe etmekteyiz.

İnsanın temel ihtiyaçlarına uygun bir çalışma ortamı yaratabilmek uzun yıllardır farklı meslek kollarının ilgi alanına girmiştir. Analitik temelli grup çalışmaları, firmaların yönetimsel ve sistemsel sorunlarına, tıkanıklıklarına analitik temelli yaklaşımla çözüm arayan disiplinler, öncelikle insanın bir grup hayvanı olduğu bilinciyle yola çıkmışlardır. İnsanı, önce annesiyle kurduğu ilişki daha sonra da grup üzerinden normları öğrenmesi insanlık kültürünün bir parçası haline getirmiştir. Grubun arkaik düzlemde de ifade ettiği içselleştirilmiş semboller gelişim dinamiğinde etkin rol oynamaktadır. İnsanı bir gruba ait kılan temel özellikler; dünyaya geldiğimiz ilk yıllarda hayatta kalmamızı sağlayacak yaşam iç güdüsü, hayatta kalma dürtüsüile örtüştüğü için grup benliğimizde çok temel bir gereksinime cevap oluşturur niteliktedir.

Değişimin ne yönde olacağını anlayabilmek için içinde bulunulan durum etraflıca ele alınmalı ve tam olarak anlaşılmalıdır. Elde edilen varsayımları test etmek ve ardından deneyip en çok işe yarayan seçeneği tespit ederek ilerlemek ve gerekli revizyonları da yapmak mecburidir. Değişimin öncülerine pek çok sorumluluk düşmektedir. Burada sorumluluğu doğru bir şekilde yerine getirebilmek için muhtelif etik değerler üzerinde uzlaşılmış olunması ve bu değerlere bağlı kalınması gerekmektedir. Eğer ileriyi sizin gördüğünüz gibi görmeyen kişilere bir yol haritası çizecek ve bu yolda onlara eşlik edecekseniz, kendi zaaflarınıza yenik düşmeden, başkaları için “iyiyi”isteyerek hareket etmeniz gerekmektedir.

SONUÇ

Yeni gruplarla çalıştığımızda da elde edebildiğimiz en önemli unsur, dönüşümün içselleştirilebilmesini sağlarken tasarım düşünüşünde de bahsi geçen yöntemlerin benimsenmesine, bir mekanizma gibi işlemesine vesile olmaktır. Tasarım düşünüşü başka alanlara uygulanabilir olmasına karşın mekanik bir sistem doğuracaktır. İnsana uygun bir sistemi oluşturabilmek için grup üzerinden çalışmak ve yapıların kendi normlarını oluşturmalarına izin vermek gerekmektedir. Bu şekilde doğallığı yakalayarak canlı bir sistem oluşturmak mümkün olacaktır. Yaratıcılığın körüklendiği ve verimin yükseldiği bir ortam insanı ve ihtiyaçlarını doğru bir şekilde değerlendirip karşılayan bir yaklaşım içermelidir. Tasarım ve zanaat, sürdürülebilir bir platformda mekanik ve canlı tarafların dengesinin oluşturulabilmesi sayesinde etkileşime geçerek birbirlerini yeniden üreteceklerdir. Tecrübelerimden ve gözlemlerimden yola çıkarak söyleyebileceğim; en önemli dönüşümün bu yolla insanlarda yarattığımız dönüşüm olduğudur. Yapılan çalışmaların kolektif bir harekete dönüşmesi de bilinçlerimizdeki dönüşümle mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA

Çalak, Erdoğan, (2009), Öfkeden Sevgiye Üç Hakim Duygu, Barış İlhan Yayınevi

De Board, R., (2006), The Psychoanalysis of Organizations, Routledge

Foulkes, S. H., (1991), Introduction to Group Analytic Psychotherapy, Maresfield Library, Karnac

Hagman, G., (2005), Aesthetic Experience Beauty, Creativity and the Search for the Ideal, Contemporary Psychoanalytic Studies 5

Hagman, G., (2010), The Artist’s Mind A Psychoanalytic Perspective on Creativity, Modern Art and Modern Artists, Routledge

Lawson, B., (2004), What Designers Know, Architectural Press

Lawson, B., (2005),How Designers Think The Design Process Demystified, Architectural Press

Macnab, M., (2012), Design by Nature Using Universal Forms and Principles in Design, New Riders Press

Portney, K. E., (2003), Taking Sustainable Cities Seriously Economic Development, American and Comparative Environmental Policy

Stacey, R. D., (2007), Strategic Management and Organisational Dynamics,Prentice Hall

ILO, 29.01.2018 tarihinde (http://www.ilo.org) adresinden erişildi.

 

 

Tasarımın Dönüştürücü Gücü 10/11

Grup Dinamikleri 1/2

83060012

Yaptığımız çalışmalarda özellikle göçmenlerle yaşadığımız tecrübeler bize yolda olmanın farklı biçimlerini göstermektedir. Yerleşmeye hazır olmayan, yerleşmek istemeyen veya zaten bir yerden bir yere giden insanların yaşamlarına dokunabilmek, onlarda bir dönüşümü başlatacak fitili ateşlemek ne kadar ve nasıl mümkün olabilir? Yeni bir grupla çalışmaya başladığımızda bir taraftan grubu tanımaya ve anlamaya, bir taraftan potansiyellerini gerçekleştirmeleri için bir yol haritası oluşturmaya, bir taraftan da kendi dinamiklerini oluşturmaları için onları kendi hallerine bırakmaya özen göstermek gerekmektedir. Bu tanımlı özgürlük alanı grubun çok önemli bir özelliğinin aktive olmasına vesile olmaktadır. Grup kendi iç dinamiklerini oluştururken kendi kanunlarını yazar; her grubun iç hukuku birbirinden farklıdır. Grup tüm üyeleri için hem ortak bir hedefe hizmet ettiği çalışma arkadaşlarını hem de derdini tasasını anlattığı, kendini yeniden tanımladığı bir ortamı ifade eder. Çeşitli tanımlarla kuralları dayatmak yerine her grubun iç sistemini oluşturmasının ve bu yöntemle kendine bir yol çizmesinin, hedefler oluşturmasının daha iyi sonuç verdiği gözlemlenmektedir. Bu süreçte danışman kimliğiyle grupları ihtiyaç duydukları noktada destekleyerek yönlendirmek gerekmektedir.

Analitik temelli grup terapilerinde yapılan çalışmalar takımların da kendileri tarafından geliştirilen çözümleri çok daha fazla benimsediklerini göstermektedir. Aslında grup, üyeleri için yeni bir tecrübe ortamı sunmaktadır. Kadınlar için çıkış noktası aile bütçesine katkı sağlamak iken geliştirdikleri sosyal ilişkiler onları birbirlerine bağlamaktadır; atölyede sürdürülebilir bir sistem oluşmasını sağlayan en büyük etken de grup içerisinde oluşan bağ ve birlik olma hissidir. Herkes hem birey olarak hem de grubun bir parçası olarak varlığını sürdürürken, benzer bir acıyı yaşamış olmanın da etkisiyle birbirlerinin yarasını saran bir ortam oluşturmayı çoğu zaman başarıyorlar. Bu yönüyle, yapılan projeler belki de hedef değil süreç odaklı olarak konumlandırılabilir. Bir atölye çalışması ile başlayan üretim süreci, grubun kendi oluşturduğu dinamikler ve sağlanan destekle farklı bir form almaktadır. Sonunda kalıcı bir dinamik oluştuğunda ekonomik olarak da sürdürülebilir bir sistem gelişmişse, bu amacımızı gerçekleştirebildiğimiz anlamına gelir. Ancak burada hedef, sistemin akıcılığı sonucunda kendiliğinden oluşan bir verimlilik ve işlerlik hali olarak karşımıza çıkmalıdır. Her şeyi tanımlayarak kontrol edebileceğimiz inancı daha yaygın olsa da kendi doğallığı içinde var olabilen bir sistem, yaratıcılığa çok daha açıktır. İnsanların kendilerini gerçekleştirebildikleri, kendiolabildikleri bir sistemde aidiyet ve verim, kurulan ilişkiler ve ortamın özellikleri sebebiyle artmaktadır. Yaratıcılığı körükleyecek özelliklere sahip bir ortamı kılavuzlarla yaratmaya çalışmak yapay bir zeminin oluşmasına sebep olarak hakikiliği bozmaktadır. Bu hakikilik bozulduğunda ise insanların kurallara ve ritüellere uyan, farklılıklarını göstermekten kaçınan bir tutum içinde olduklarını, bir taraftan da rekabetin ön plana çıktığını gözlemlenmiştir. Her ne kadar günümüz ekonomik sisteminde ağırlıklı olarak önemsenen tutum rekabet üzerine kurulu olsa da bunun sürdürülebilir bir sistem oluşturmak konusunda yetersiz kaldığını, günümüz dünyasında hep birlikte tecrübe etmekteyiz.

Tasarımın Dönüştürücü Gücü 7/11

Tasarım ve Zanaat İlişkisi 2/4

DSC_1453

Kapalıçarşı aynı zamanda dehlizleriyle meşhurdur. Bir atölyeyi koyduğunuz yerde bulamayacağınız kadar karışıktır. Kimsenin bilmediği kapılarıyla barınanları da dahil herkes için hep yenidir. Türkiye’de zanaatı yönlendiren unsurlardan biri üretimin makinalarla beslenmesi, bir diğeri ise 90’lı yılların sonunda, internetle birlikte üreticilerin adreslerinin nihai kullanıcıya açılmasıdır. İnternet öncesi dönemde atölyeler sadece birbiriyle ilişki içine girerken, herkes kendi müşterisinin peşinde koşarken internet sonrası dönemde hem kurumsal müşteriler hem de son kullanıcılar atölyeleri keşfetmeye başlamıştır ve bu sayede müşterilerin atölyelere ulaşması kolaylaşmıştır. Ardından gelen küçük ölçekli tasarım markaları furyası ile çarşı, farklı bir alanda daha geniş bir kesime hizmet vermeye başlamıştır.

Kapalıçarşı’nın üretim modelinde tek bir ürünü baştan sona bir atölyede üretmek yoktur. Her atölyenin bir uzmanlığı vardır. Kalan işler o işin uzmanı olan diğer atölyelerde tamamlanır. Örneğin bir yüzük, dökümcü tarafından dökülür ama modeli, polisajı, kaplaması farklı atölyelerde yapılır. Kapalıçarşı’da tasarım diye bir kavram yoktur. Ürün vardır. Ürünü kim ürettiyse ürün onun ürünüdür.

Tasarım kavramı, Türk zanaatkarları için hala yeni bir kavramdır. Bir üretici tasarımın yarattığı değeri ancak satışla, pastadan aldığı payda gördüğü artışla kabullenir. Herkesin kendi markasını yaratıp, dünyaya açılmak istediği bir dönemde tasarım ve zanaat nasıl buluşur? Neredeyse son beş yıla damgasını vuran bu soruya doğru bir cevap bulabilmek için öncelikle konuya dünya ölçeğinde yaklaşmamız gerekmektedir.

El sanatları, gelişmekte olan ülkelerin en büyük ikinci gelir kaynağıdır. Perakende sektörü için yapılan üretimin %60’ı düzenli sayılabilecek fabrikaların dışında yapılmaktadır. Çalışan kadınların çoğu bu sektörde iş bulmaktadır ve pastanın 2017 yılı için toplam rakamı 34 milyar dolardır. (http://www.ilo.org)

Grup Dinamikleri Yönetimi

IMG_2817

İş yerinde yaşanan günlük sorunların büyük bir yüzdesi iletişim kopukluklarından kaynaklanıyor. Departmanlar arası ilişkilerde yaşanan aksaklıklar, dayanışma eksikliği ve aidiyet duygusunun gelişmemesi veri akışını yavaşlatan ve üretkenliği azaltan faktörler. Görev tanımları ve sorumluluklar belirlenmiş olmasına rağmen sıklıkla karşılaşılan verim düşüklüğünün genellikle motivasyonla ilişkisi olduğu düşünülür. Oysa motivasyon her zaman beraberinde aidiyet duygusunu getirmez. Aidiyet bir firmanın yöneticileri üzerinden her departmana ve her bir bireye ulaşan vaatlerin ve kültürün bir parçasıdır. Personel değişim oranının yükselmesi, yeni makine parkurlarına rağmen üretimin istenen randımanda olmaması, ikramiye ve ödüllere rağmen çalışan bağlılığının düşük olması, kişisel gelişim imkanlarına rağmen personelin mutsuzluğu ve benzeri faktörler pek çoğumuz için alışıldık tablolar. Motivasyonu artırmaya yönelik çabalarla çözüme kavuşturmaya çalıştığımız bu tür sorunları semptom olarak ele alma alışkanlığımız ne yazık ki tam olarak gelişmedi. Bu baş ağrısını tedavi ederken ağrıya sebebiyet veren faktörleri göz ardı etmeye benziyor. Yani hastalık yerine semptomu tedavi etmeye çalışıyoruz.

Analitik ve sistemik yaklaşım bu noktada farklı bir bakış açısı sunuyor. Firma kültürünün incelenebilir, değerlendirilebilir yapısı bize sorunların kaynağını tespit ederek alternatif bir yol haritası oluşturmamız için imkan tanıyor. Bir insanın terapi süreci ile kendisini ve iç dinamikleri anlaması, sorunlara farklı bir perspektiften yaklaşması ve bazen daha bütüncül bir örgütlenme ile meselelerini geride bırakabilmesi nasıl mümkünse firmaların da iç dinamiklerini doğru bir yaklaşım ile ele alarak yeniden tanımlaması mümkün. Sistemik yaklaşım temel olarak bütünün parçalardan oluştuğunu, bütünün parçaların toplamından fazlası olduğunu ve tüm yapının en küçük birimden makro düzeye kadar ilişkide ve etkileşim içinde olduğunu kabul eder. Bu mikro düzeydeki her hareket ve değişikliğin tüm diğer parçalara ve bütüne yansıyacağını anlamına gelir.

Yapay yollarla takım ruhu geliştirmeye çabalamak, çalışanları motive etmek için dışarıdan yöntemler aramak geçici rahatlamalar sağlar. Böyle bir alternatifle ilerlediğinizde dışardan alınan hizmetlere bağımlı hale gelirsiniz. Bu işleyiş sürdürülebilir bir sistem oluşturmaz. Ekonomik olarak firmalar için karşılığı alınamayan bir harcamaya dönüşür. Kağıt üzerinde her şey normal görünse de amaca ulaşamamış oluruz.

İnsan dünyadaki var oluşundan itibaren bir gruba ait olmuştur. Dünya üzerindeki varlığımızı, yaşamımızı ancak bu yolla garanti altına alabilmiş ve insanlık kültürünü oluşturabilmişiz. Grup yalnızca hayatta kalma güdümüz ile bağlı olduğumuz bir yapı değildir. İnsan kendini ancak grup üzerinden yani diğerleriyle ilişkisi üzerinden tanımlayabilir ve geliştirebilir. Firmalar belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş büyük çalışma gruplarıdır. Departmanlar ve bireyler sistemi oluşturan, etkileşim içindeki parçalardır.

İç meselelerimizi çözmek için sürekli dışarıdan gelecek bir kurtarıcıya muhtaç kalırsak ilerleme sağlayamayız. Sorunlarımızı ancak içerden ve dönüşerek çözebiliriz. Bir firmanın kültürünü oluşturmak için de mevcut bir stratejiyi kültür haline getirmek için de en etkin yöntem gruplar üzerinden çalışarak sistemi dönüştürmek olacaktır. Bu hakiki bir çözüm oluşturacağı gibi en küçük birimler tarafından da kabullenilen, içselleştirilen bir değişim haline gelecektir. Günümüzde iş dünyasının rekabet koşulları giderek zorlaşıyor. İş dünyasının kuralları ve koşulları tüm firmalar için net. Asıl mesele zorlu koşullarda mücadele edebilecek, birbirine kenetlenmiş, aidiyet duygusu gelişmiş, güvenilir takıma sahip olmak! Uzun vadede firmaların varlığı pazardan aldıkları pastaya değil iç dinamiklerini nasıl yönettiklerine bağlı. İnsanla yapılan bir iş için mutlaka insanın doğasını gözeterek, ona uygun bir ortam oluşturmak gerekir. Asıl mücadelemiz içeride verdiğimiz mücadeledir. Sağlıklı bir sonuca ancak sistemi doğru kurarak ve dinamikleri doğru yöneterek ulaşabiliriz.

İş Terapisi Nedir?

IMG_3181

Belki patronunuzla, belki çalışanlarınız veya iş arkadaşlarınızla sorun yaşıyor olabilirsiniz. Kariyerinizde istediğiniz noktaya ulaşamadığınızı, hak ettiğiniz saygıyı görmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Kendi işinizi kurmak istiyor ama cesaret mi edemiyorsunuz? İş yerinizden ve çalıştığınız ortamdan mutsuz musunuz?

Bazen değiştirmekte güçlük çektiğimiz durumların içinde hapsolmuş gibi hissederiz. Keşkelerle başlayan, sankilerle devam eden cümlelerin ardı arkası kesilmez. Değişmesini istediğimiz şeylerin listesi uzar gider…

Her sistem parçalarıyla bir bütündür. Bütün daima parçaların toplamından fazlasıdır. Parçalar hem bütünü oluştururlar hem de kendi biricik varlıklarını korurlar. Değişimi arzu ettiğimiz noktada buna sistemden karşılık alamamak bizi çok ama çok mutsuz eder, bazen çaresizliğe kapılırız. Bu sıkıntıyı özel hayatımızla iş hayatımızın dengesini kuramadığımız zamanlarda daha da çok hissederiz. Oysa en çaresiz hissettiğimiz anlarda bile farklı bir perspektiften bakmak bize başka bir ihtimal olduğunu gösterir.

Bizler de sistemin parçası olduğumuza göre sistemi kendimizden başlayarak değiştirebiliriz. Yeter ki harekete geçelim…

İş terapisinde yaptığımız 8-12 kişiden oluşan sabit gruplarla haftalık düzenli toplantılar gerçekleştirerek birbirimize farklı perspektifler geliştirme konusunda yardım etmektir.

Sorunlarımıza farklı açılardan yaklaşmak, grup bilincini ve takım ruhunu anlamak, içselleştirmek bizleri hem bireysel hem de profesyonel anlamda geliştirir.

Biz olayları farklı değerlendirdiğimizde değişmeyeceğini düşündüğümüz pek çok şeyin aslında sandığımız kadar dönüşüme kapalı olmadığını anlarız.

İnsanın temel hedefi özel hayatı ve iş yaşamı arasında bir denge kurabilmesiyse bu ancak insanın doğal ihtiyaçlarına uygun bir çalışma biçimi ile gerçekleşebilir.

Kendimizi gerçekleştirebildiğimiz bir çalışma ortamı yaratmak için değişime şimdi, kendimizden başlayabiliriz. Ancak bu yolla başarı üçgeni oluşturabiliriz. Başarı üçgeni; sosyal, duygusal ve mesleki denge, huzur ve verimliliktir. 

Katılım koşulları ve yeni gruplar için irtibata geçin. KaracaErdem, ke@karacaerdem.com

Nefes Alan Organizasyonlar

Beautiful nature at morning in the misty spring forest with sun rays

Seminerler, eğitimler, motivasyon toplantıları ve geziler, performans değerlendirmeleri, ödüller ve bonuslar. Teknoloji ile desteklenen üretim ve hizmet süreçleri… Değişen piyasa ve pazar koşulları, rakipler ve müşterilerin talepleri. Acımasız bir rekabet ortamı. Bölümler, departmanlar arası kopukluklar, iç müşteri sorunları, performans kayıpları, yetenekli ve kıdemli çalışanları kaybetmek… Çalışan memnuniyeti ve performans üzerine kurulu bir sistem. Suçu dışarı atmaya, çözümü de dışarıda aramaya şartlanmış bir yapı. Bitmek bilmeyen eğitim ve seminerlere boğulan çalışanlar… İlerlemenin sadece bir umuda dönüştüğü kısır döngü.

Son yılların en popüler yaklaşımlarından Öğrenen Organizasyonlar bu soruna karşı alternatif bir çözüm olarak geliştirildi. Şimdi geçmiş tecrübelerin, güncel sorunların ve bugünün gerekliliklerinin ışığında çıtayı bir kademe daha yükseltiyoruz. Öğrenen organizasyonlara alternatif Nefes Alan Organizasyonlar geliyor. Nedir Nefes Alan Organizasyonlar?

1)   Çözümü dışarda değil içerde ararlar.

Firma kültürü, çalışanların beklentileriyle örtüşür. Kişisel sorunların, gündelik meselelerin ortak hedefleri zedelemesine izin vermezler. Firma içinde dayanışma, dışında rekabet esastır. Grup daima bireyin önündedir. Firmanın vaatleri çalışanlar ve toplum için uyumlu, tutarlı bir bütünlük oluşturur. Para kazanmanın ötesinde sosyal ve toplumsal hedefler belirlenmiştir. Sistemde sorumluluk alan yetişkinler yetkindir.

2)   Kendilerine karşı eleştirilerdirler.

Her şeyin en iyisini bildiklerini iddia etmezler ama ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çabalarlar. Öğrenmeye açtırlar. Mütevazidirler ama kendilerinden emindirler. Eleştirinin zayıflık değil öğrenmek ve gelişmek için bir fırsat olduğunu bilirler. Grup içinde dayanışma yüksek olduğu için ekip birbirinin eksiğini tamamlamaya çalışır. Düzenli toplantılarla bilenler bilmeyenlere bildiklerini aktarırlar. Zayıf yanlar açıkça konuşulur, güçlenmenin yolları birlikte bulunur.

3)   İnsan makineden kıymetlidir.

Böyle bir firmanın kültüründe kurum insana önem ve değer verir. Bu sözde bir değer değildir. Yapıyı bireylerin oluşturduğunun bilince bir yönetim vardır. Sosyal ortamın ve bireysel ilişkilerin insanın doğasına ve temel ihtiyaçlarına uygun olmasına özen gösterilir. Dengeli bir sosyoteknik sistem oluşturulması teknoloji hayranlığından ve makine hakimiyetinden önce gelir.

4)   Sürekli değişime inanırlar.

Değişimin geçici, dönemsel bir aktivite olmadığını bir süreç olduğunu bilirler. Değişimi içselleştiren kurumlarsa değişimi süreç değil sürekli büyüme ve gelişme olarak algılarlar. Tıpkı hücrelerimizin her nefeste yenilenmesi gibi bir yapının canlılığının da ancak değişimin içselleştirilmiş bir kültüre dönüşmesiyle mümkün olacağını bilirler.

5)   Performans ve verimliliğin taleple artmayacağını bilirler.

Arzuların ve iyi niyetin her zaman sonuç almak için yeterli olmadığını hepimiz biliriz. Kurduğumuz sistemler her zaman istediğimiz sonuçları vermezler. Oluşturabildiklerimiz bilgimiz, tecrübemiz, kapasitemiz, enerjimiz, ön görülerimiz ve daha pek çok bileşen ile “dışarısının” dengesinde hayat bulur. Dışarısı ekonomik koşullar, pazar, tedarikçilerimiz ve 3. partiler dahil bize bağlı olan ve olmayan dış çevredir. İnsanı da kendi çevresinden bağımsız hayal etmemiz mümkün değildir. Firma içinde bireyi çevreleyen diğer kişiler, departman, bölüm ve birimler çevreyi oluşturur. Grup ve takım bilincinin oluşturulduğu durumlardaysa bu çevre “grubun” dışında yer alan diğer grup ve departmanlardır. Performans ve verimlilik ancak ritmi doğru atan bir organizasyonda elde edilir. Nefes Alan Organizasyon bunu gerektirir.

6)   Kurum verimliliğinin bir denge işi olduğunu ve süreklilik gerektirdiğini bilirler.

Tıpkı vücudumuzun sadece stabil düzeyini korumak için her gün on binlerce kez nefes alması gibi verimlilik ve organizasyonel canlılık da düzenli bir çalışmayı ve dengeyi gerektirir. İçerisi ve dışarısı daima birbiriyle ilişkili, bağlantılıdır. Kendi kendine yeten bir yapı bile mutlaka kendisi ve çevresi ile bir alış-veriş dengesi geliştirmiş olmalıdır.

Ekonomik sistemin insanı dışlayarak başarıya ulaşması mümkün değil.

Bu ancak bireylerin  marjinalize olması ve toplumdan dışlanmasıyla sonuçlanıyor. Günümüz dünyasının hızlı değişim dinamikleri, teknolojik gelişmeler ve yapay zekanın hayatımıza girmesi ile geriye döndürülemeyecek bir sürecin içine girdik. Taylor ile başlayan Bilimsel Yönetim’den bugüne kadar insanı sisteme katarak başarılı olmak yolunda pek çok adım atıldı. Danışmanlar, Psikologlar, Sosyal Bilimciler, Örgüt Psikologları, İnsan Kaynakları Uzmanları/Yöneticileri, Analistler ve Sistem Teorisyenleri verimlilik adına insanı hiçe sayan yapıların hem kendi varoluşlarını hem de insanı ve insanlık kültürünü yok etmeye programlı olduklarını defalarca dile getirdiler, getirmeye devam ediyorlar.

Her ne kadar aksine inanmaya çok istekli olsak da yapılan deney ve araştırmalar optimizasyon ve verimliliğin ikramiye ve bonuslarla değil insanlık kültürüne ve insanın binlerce yıllık mirasına uygun bir sosyal ortamla mümkün olabileceğini bize gösteriyor.

Nefes Alan Organizasyonlar yaşayan her organizmanın hücreleriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki ile var olduğunu bilir. Tıpkı bizler gibi yaşamın bir bütün olduğunu ve dengenin her nefeste yeniden ve yeniden kurulacağını özümsemiştir.   

Dört Adımda Kurum Kültürü

IMG_8953

Bir yapının verimliliği analiz etmenin en kolay yöntemlerinden biri negatiften okumaktır. Yani eksik yaptığı işlerin doğurduğu sonuçlara bakarak sistem açıklarını tespit etmek ve değerlendirmek. Ürettiğiniz değer mutlaka pozitif değildir. Firmaların aslında sorun olarak gördüğü ancak negatif anlam yüklememek için “çalışan memnuniyeti” diye adlandırdığı kavram aslında çalışanların memnuniyetsizliğinden çıkmıştır. Çalışanlar memnun olsaydı, bu durumu tespit etmeye gerek olmazdı. Mevcut sistemde yer alan pozitif anlamlar yüklenmiş pek çok uygulama veya kavram bu perspektiften değerlendirilebilir. Çalışan memnuniyetini arttırmak isteyen bir firmaya “çalışanlarınızın neden memnun olmadığını düşünüyorsunuz?” diye sormak hakiki bir tutum olur. Ancak kurumsallaşma aşamasında veya kurumsallaşmış kaç firma günümüzde bu yüzleşmeye hazırdır bilemiyorum. “Learning Society” olarak adlandırılan “öğrenen organizasyonların” en önemli özelliklerinden biri, yüzleşme kapasitelerini geliştirmiş ve eleştiriyi yapıcı bir unsur olarak kullanmaya başlamış olmalarıdır. Farkındalık; genel kanının aksine, çetrefilli bir süreç sonunda dahi ulaşılması hayli zor bir yoldur. Basit yani yalın kavramları yüzeysel yaklaşımlarla derinliğinden kopararak hafife almak insanı zamanla benliğinden sistemleriyse hakikatten koparır.

Dört Adımda Kurum Kültürü yazısına devam et

Yabancılaşma

DSC00926

20li yaşlarımdaydım. 16 yaşından beri okuldan arta kalan zamanlarda kendi şirketimizde çalışıyordum. Farklı yerleri görmek, başka sistemleri tanımak arzusuyla 20li yaşlarımın başında, üniversite yılları sırasında, hatırı sayılır sayıda firmada stajlar ayarladım. Bazı firmalarda en uzunu bir yılı geçmeyen sürelerle çalıştım da. İlk paramı kuzenimle Ortaköy’de eğlencesine açtığımız tezgahta kazandım. Sanırım 8 ya da 9 yaşındaydım. İlk stajımı 11 yaşında atölyede mum basarak yaptım. İlk pazarlama seyahatine 13 yaşında güney turuna çıkarak katıldım. Haciz memuruyla ilk karşılaşmamız 12 yaşında oldu. 14 yaşında ilk defa kendime ait bir ürün ürettim ve sattım. 11 yaşından itibaren her gün okulun bitmesini ve gerçek hayatın başlamasını bekledim. Okul benimle iş arasına girmiş bir engeldi; bir an önce aşılması gerekliydi. Önce çalışanların parasını ödeyip, sonra evine aç giden bir patronun saygı duyulacak bir insan olduğunu öğrenerek yetiştirilmiştim. Gerçekleştirilemeyecek bir vaadin söze dökülmemesi gerektiğini, ağzımdan çıkan her lafın arkasında durmak zorunda olduğumu öğrenerek. Arkasında durabileceğin kadar konuşmak işin raconuydu. Piyasanın bir kültürü, iş yapışın biçimleri ve her şeyin bir yolu yordamı vardı.

Başka firmaları ve düzenleri tanıdıkça bizimkinden daha iyi, daha doğru olduğunu düşündüğüm büyük sistemlere olan inancımı yitirdim. “Önce şu excel tablolarını bir hazırla, hakkıyla copy paste yapmayı öğren, sonra firma yönetirsin” nidaları içinde çek ciro edebiliyor olmamın kimse tarafından önemsenmemiş olması, kredi çekmeyi bilmeyen, tefeciyle tanışmamış, hiçbir genel müdür veya yatırımcıyla aynı masaya oturmamış insanların bana ahkam kesmiş olması, 20li yaşlardaki beni hayli incitmişti. Seyahat etmek isteyen bir insana önce okulunu bitirmesini, bir şey icat etmek isteyen insana önce bir yere girip çalışmasını, vizyon geliştirebilen insana önce itaat etmeyi öğrenmesini, kendi işini yapmak isteyen bir insana önce boyun eğmesini, umut dolu bir insana önce haddini bilmesini salık veren, yetkinliğe değil yaşa, bilgiye değil küstahlığa değer veren yozlaşmış bir kültürde, karanlıkta yol gösteren insanlara saygı duyulmasını beklemek sanırım fazlasıyla optimist bir tutum.

20li yaşlarımda daha fazlasını verme arzusuyla yanıp tutuşurken benden istenilenlerin yapabileceklerimin altında kalmasından duyduğum rahatsızlığı dile getirdiğimde haddimi bilmeyişimin yarattığı şaşkınlıkla suratıma bakan insanları düşündüğümde ve bugünden düne baktığımda kendimde gördüğüm baskın his küstahlık değil, takdir edilme arzusu. Geçen yıllar içinde yaptığım işlere katabildiğim yenilikler; çerçeveyi doğru oluşturabilmek, sistematik düşünebilmek, analiz ve sentez yapabilmek, sebep sonuç ilişkisi içinde gelecek hedefleri belirleyebilmek oldu. Bunların nüvelerinin karakterimde hep olduğunu düşünüyorum. Bu özellikleri geliştirense copy paste veya umutlarımı törpülemeyi kendine amaç edinmiş kişiler değildi. Yüzmek suda öğrenilir. Tüm can sıkıntılarıma rağmen çıkarlarımla yönetilmemeyi ve çıkarıma uygun hareket etmemeyi seçmiş olmam bana her şeyi öğreten tek doğru oldu. Bana bu yolu gösterene müteşekkirim.

İnsanlığın kendi kültürünün gelişimi önündeki en büyük engeli bence Marks’ın “yabancılaşma” yaklaşımı özetliyor. Bu, kendini sisteme teslim eden ve sistemin kendisi tarafından kurulduğunu unutan, dışarıdan bakabilme kabiliyetini yitirmiş herkes için ürkütücü bir tehdit. Sistem körlüğü; yıllarını inandıklarını unutarak ve başka bir yolları olmadığı için içinde bulundukları yolu tercih ettiklerine kendilerini inandırarak geçiren pek çok insan tarafından besleniyor. Bir zamanların vizyon sahibi ve umut dolu insanları kendi canlılıklarını da içeren pek çok insani değerden mahrumlar. Bu değerlerin bir kısmı doğruları da dışarıda bırakan kalın savunma duvarlarına, diğer bir kısmı ise bulundukları pozisyonun gerektirdiği konjonktüre feda edilmiş. Bu konuda sistemi suçlamak, sistemi kuran insanı görmezden gelmek olur. Amaçlarımızı ve hedeflerimizi doğru belirlemezsek kendi işlerimizi kolaylaştırmak için kurduğumuz sistemler bizim üstümüzde ve bize egemen olurlar. Tek hedefi düzene hizmet etmek olan, başka çaresi olmadığı için emirleri kabul eden insanların tarihte neleri yapmaya muktedir olduklarını hepimiz biliyoruz. Yetişkin olmak yaptığı seçimlerin sorumluluğunu taşımak demek. Yetkin olanlara saçına, başına ve yaşına bakmadan yol açmak, sisteme değil insanlık kültürünün devamlılığına hizmet etmek gelecek için yapılabilecek en önemli hamle. Kurumsal hayatta bulunduğunuz pozisyonları koruma çabası, koltuk sevdasından pek de farklı değil. Bu kültürü oluşturan aktörlerden biri olduğunuzu unutarak attığınız her adım yetişkinlikten uzaklaştığınız anlamına geliyor. Sorumluğu üstünüzden atmaya çalışsanız da insanlık kültürüne ve çoğunluğun refahına hizmet etmiyor olmak gelecek nesillere bırakılan her olumsuzlukta sizin de payınız olduğu anlamına geliyor.

Seçim sizin!